İran hem büyük bir ülke hem de ülke rejimi ve imajı ile ilgili olarak turistik bir ülke değil. Benim gibi turistik ülkeler yerine turistik olmayan yerleri tercih eden birilerinin çoktan keşfettiği bir ülke. Hem ucuz hem de bozulmamış bir çok yeri var. Kapalı bir rejime sahip olduğu için bozulmamış bir çok şey. 2002 yılında sebze ve meyveler organikti. Yamru yumru. Domatesler pürüzsüz, salatalıklar aynı tornadan çıkmış gibi dümdüz değildi. Fiyatlar hem ucuz hem de insanlar çok cana yakın. Türkçe biliyorsanız genelde bir şey de ikram etmek istiyorlar. İran’da beni en çok etkileyen şehir Yezd şehriydi. Şehrin eski merkezi bir labirent şeklinde yapılmış. Duvarları yüksek evler ve geçitlerle dolu çölün ortasında kurulmuş orta büyüklükte bir şehir. Şehir Zerdüştlerin en önemli tapınağı “Şak Şak” tapınağına da ev sahipliği yapıyor. Müslümanlar geldiğinde ülkede büyük bir Zerdüşt kıyımı yapıyorlar. Bu kıyımdan kaçanların bir kısmı şehir dışında çölde bir dağın yamacına bu tapınağı inşa ediyorlar. Dağın yamacı dediysem 600-700 metre merdivenle tırmanıyorsunuz. Bir mağaranın içine yapılmış tapınak. Öldürülmemek için mağarada damlayan suyun sesini “şak şak” diye tapınağa vermişler.
Tapınak ziyaretçilere açık. Taksi tutup gidebiliyorsunuz. Gelenlere çok sıcak davranıyorlar. Tapınağın pek orijinal hali kalmamış. Her yeri beton olmuş ama ritüeller aynı. Ahura Mazda isimli tek tanrıya inanıyorlar. Eski şehirde evlerin varlıklı ailelere olanlarında rüzgar kuleleri var. Aynı Basra körfezinin diğer yakasındaki Körfez ülkelerinde olduğu gibi. Yüzyıllardır bir çok İranlı körfez ülkelerini göç etmişler ve orada yaşıyorlar. Kültürlerini de oraya götürmüşler. Rüzgar Kulesi esen rüzgarın evin içine girip odalara yayılmasını sağlayıp bir klima görevi görüyor. Şehrin eski Zengin tüccar konaklarından birisinde “Malik o Tajar” “Tüccarların Maliki” kaldığımda bodrum katında halılarla kaplı bir bölmede uyku tulumunda yatıyordum. Sabah gezmek için çıkıp akşam geri döndüğümde tulumun içi kum dolu oluyordu. 4.gün tam kalan diğer çocuklara kızacakken enseme bir serinlik geldi. Yukardan gelen esintiyi hissedince kafamı yukarı kaldırdığımda rüzgar kulesinin gördün. 7 metre yukardan aşağıya hem serin hava hem de kum getiriyordu tabii ki. En sevdiğim şey şehrin labirentlerinde kaybolup sonra kaldığım oteli bulmaktı. Bir gün yanlış bir kapıyı açıp yuvarlak havuz gibi çukuru olan bir yere girdim. Bu çukurun içinde erkekler değişik tahtadan aletlerle geleneksel İran fitness’ı yapıyorlardı. İsmi “Zorhane” kendilerini zorlayarak vücutlarını geliştiriyorlardı. Dünya mirası listesindeki bu şehri mutlaka ziyaret etmeli. Sokaklarında kaybolmalı. Cep telefonu odaya bırakılmalı ki tadı çıksın. Google Map uygulaması ile tadı çıkmaz bu güzelliğin. Bir anım aklıma geldi. Muharrem ayında bulunduğum bir zaman dar sokaklar bin kişiye yakın bir kalabalık gördüm. Japon arkadaşımla peşine takıldık. Elinde mikrofonla bağıran elinde kılıcı olan zırh ve miğfer giymiş bir adam ve önünde sürüklenen zincirli iki çocuk. Herkes simsiyah giyinmiş. Hepsi erkek. Ağlıyor , bağırıyor, çığlık atıyor. Sonra zincirli iki küçük çocuğu kocaman bir evin avlusuna soktular. Biz de hemen içeri kaçtık. Yabancı olduğumuzu anlayıp bize müsaade ettiler. Ayakkabıları bırakıp dışarda girip halı üzerinden bağdaş kurduk. Benim aklım yeni aldığım 100 Avroluk Adidaslarda. Zırhlı adam Yezin iki zincire vurulmuş çocuk da Hz.Hasan ve Hz. Hüseyin. Bağrışmalar sürerken temsili düşman Yezdi oynayan adam, iki çocuğu kılıçla öldürdü. O sırada bize aşure ve bir sürü tatlı ve çay getirdiler. Hem aşure yiyip hem de ayakkabıma bakıyorum hem de müsamereyi izliyorum. Sonra evden çıkıp sokak sokak cenazeleri dolaştırdılar. Gezmenin en güzel yanı bilemdiğimiz bir çok şeyi canlı olarak yaşamak ve hissetmek. Sevgiler

İran’da Gezilecek Yerler-3

Yazı dolaşımı


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir