Bu okula müdür olmak istemim sebebi “Müdür” olmak değildi. Ünvan, koltuk falan değil. Sadece ünvan olursa hem kendime hem de okuldaki herkese dolay yoldan kötülük etmiş olurdum. Amacım yardım etmek olacaktı. Her konuda insanlara, kendime yardımcı olmak. O sabah bu düşüncelerle okula gitmek için külüstür arabama bindim. Okul ile evimin arası 10 km falandı. Öncelikle okulu herkesin okulu yapacaktım. Anaokulu öğrencileri bile gelip Denizciliği öğreneceklerdi. Kocaman 10 hektarlık bahçesinde eğlenceler ve denizcilik ile alakalı fuarlar düzenlecekti. Bunun üçün gerekli kaynağı bu işe gönül vermiş insanlar yapacaktı. Şu an her tarafı yabani ot dolu, sınıfları çöp dolu, her tarafa kahve bardağı atılmış, dolapları kırık, sıraları sökülmüş, duvarları yıkık okulun düzelmiş halini kafamda canlandırıyordum. Kimse okula sahip çıkmıyordu. Okulun lambaları hiç kapanmıyor sabah akşam günlerce açık bırakılıyordu. Yunanistanda elektriğin bu kadar pahalı olmasının sebebi bu olabilirdi belki. Diğer bir düşüncede insanların ben kirletirim ama verdiğim vergi ile devlet temizlesin mantığıydı. Ben çöpümü atmakta özgürüm çünkü dünyanın vergisini veriyorum. O vergi ile temizlesinler diye kimse güzeli ve doğayı korumuyordu. Okulun öğrencileride genelde Denizcilik yapan ailelerden geliyordu. Babası kaptan veya Çarkçıbaşı olan çocukların aileleri gerçekten iyi kazanıyrodu. Ayda 7,000€ alan insanlar vardı. Tabii ki hemen mezun olunca değil. Süvari yani birinci kaptan olanlar bu parayı alabiliyordu. Babalarıda iyi gelire sahip olduğu için öğrencilerin altında Mercedes, BMW her türlü lüks ve pahalı araba görebilirdiniz. Okul müdürünün maaşı ise 1000€ idi.

Bence asıl önemli olan öğrencilerle iletişime geçmek ve onlara önce Okulun ne kadar değerli olduğunu anlatmak ve onu korumanın kendi ellerinde olduğunu anlatmak olacaktı. Çünkü Öğretmenler sadece derslerini anlatıp gidiyorlardı. Çocukları ders sırasında kontrol edebilmek için onları sürekli güldürüyorlar ama kesinlikle sıkmıyorlardı.
Fakat sorumluluk almaları da lazımdı bu çocukların. Gemi bir yangın çıktığında nasıl müdahale edecekleri bile simülatör ile anlatılıyordu. Bazı sınıflarda aynı Kaptan Köşkündeki gibi bilgisayarlar ve yazılımlar bulunuyordu. Bunları düşünürken öğretmenlik yaptığım okulun yakınlarındaki köprülü kavşağa geldiğimin farkına vardım. Kırmızı ışık yanıyordu ve kavşakta kimse yoktu. Köprünün altından geçip U dönüşü yapıp yolun karşı tarafına geçmem gerekiyordu. 10 yıldır kullandığım emektar 4 kapılı aracım beni hiç bir zaman yolda bırakmadı. Yavaşça ışıklara yaklaşmak için frene bastığımda bir gariplik hissettim. Fren tutmuyordu. Bomboştu. Sonuna kadar basmama rağmen araçta bir yavaşlama olmadı. Birden soğuk terler dökmeye ve bildiğim tüm duaları etmeye başladım. Kırmızı ışıkları 90km hızla geçerken sağ taraftan gelen bir TIR’ın üzerime doğru hızla yaklaştığını gördüm.

Karanlık bir yerde sırt üstü yerde yatarken ayaklarım havaya kalkık bir şekilde sağa sola çekildiğimi hissediyordum. Huzursuzluk içindeydim. Kendimi çok kötü hissettiğim bir rüyada gibiydim. Bu sürüklenme ve oradan oraya çekilme bir türlü bitmiyordu. Karanlık aynı koyu bir duman gibi her tarafımı sarmıştı. Sanki karanlık bir ağa sarılmış hiç bir yere gidemiyordum.
Aynı Nikos Gatsos’un sözlerini yazdığı Stavros Harçakos’un bestelediği “To Dixty” (To Dihti) “Ağ” şarkısında geçen sözler gibiydi halim.
“Hayata dair ne zaman bir yol seçsen, gördüğün karanlık aslında bir gece değildir, gördüğün gündüzk vakti gözlerini saran ağın karanlığıdır”
“Hatayın girdabına takıldığın zaman, o girdaptan seni kimse çıkartamaz, sadece o girdaptan bulduğun bir şans ile kendin çıkabilirsin!”
Gözlerimi açtımda bir hastane odasında her tarafım sarılıydı. Büyük ablamın dediğine göre 1 aydır yatıyormuşum. Koşarak koridordan diğer ablam geldi ağlayarak. Evet gözlerimi tekrar açmıştım. Hayata ve yaşamaya

Suyun Öteki Yanından :2 Benzer Hikayeler : Dimitri’nin Gemisi

Yazı dolaşımı


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir