Bazı kitaplar vardır; yalnızca okunmaz, yaşanır. Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” adlı romanı benim için böyle eserlerden biri oldu. Bu kitabı hem okuyarak hem de radyo tiyatrosu olarak dinleyerek deneyimledim. İki farklı biçimde tüketilen aynı eserin insanda nasıl farklı etkiler bırakabileceğini görmek oldukça ilginçti.
“Benim Adım Kırmızı”, ilk bakışta bir cinayet romanı gibi görünse de aslında sanat, aşk, inanç, gelenek, kimlik ve insan ruhu üzerine yazılmış çok katmanlı bir eserdir. Roman bizi 16. yüzyıl Osmanlı İstanbul’una götürüyor ve saray nakkaşlarının dünyasında dolaştırıyor. Ancak kitap yalnızca bir cinayetin peşinden gitmiyor; aynı zamanda bir medeniyetin kendisiyle hesaplaşmasını da anlatıyor.
Eserde beni en çok etkileyen noktalardan biri, Doğu kültürüne ait sayısız bilgi ve değerin ustalıkla anlatılması oldu. Osmanlı minyatür sanatı, nakkaşların çalışma yöntemleri, dönemin dini anlayışı, sanatçının toplumdaki yeri ve geleneklerin insan hayatına etkisi roman boyunca büyük bir ustalıkla işleniyor. Kitabı okurken zaman zaman kendimi bir romanın içinde değil de yüzyıllar öncesinin İstanbul sokaklarında dolaşıyormuş gibi hissettim.
Orhan Pamuk’un güçlü olduğu alanlardan biri de duyguları anlatma biçimi. Kitapta yalnızca insanların duyguları değil, renklerin ve nesnelerin duyguları bile anlatılıyor. Özellikle kırmızı renginin anlatıldığı bölümler hafızamda yer etti. Bir kör insanın kırmızıyı nasıl hissedebileceği üzerine yapılan tasvirler son derece etkileyiciydi. Kırmızının sıcaklığı, tutkusu, şiddeti, aşkı ve korkusu adeta bir renk olmaktan çıkıp canlı bir karaktere dönüşüyordu. Bir rengin bile anlatıcı olabildiği bir romanda, edebiyatın sınırlarının ne kadar genişleyebileceğini görmek gerçekten etkileyiciydi.
Bununla birlikte, Orhan Pamuk’un bazı eserlerinde hissettiğim ve kendi kendime “Turizm Ofisi etkisi” adını verdiğim duygu bu romanda da vardı. Yazarın İstanbul’u, Osmanlı kültürünü ve tarihsel atmosferi anlatırken zaman zaman yabancı bir okuyucuya ülkesini tanıtan bir rehber gibi davrandığını düşündüm. Bu durum bazı okuyucular için bir avantaj olabilir. Özellikle Osmanlı kültürüne yabancı olan okurlar için eser son derece öğretici bir niteliğe sahip. Ancak yer yer hikâyenin önüne geçen uzun açıklamalar olduğunu da hissettim.
Romanın belki de en çok eleştirilen yönlerinden biri ağır ilerleyen bölümleridir. Bazı tasvirler ve sanat üzerine yapılan uzun tartışmalar okuma sırasında sabır gerektirebiliyor. Ancak burada benim için ilginç bir deneyim ortaya çıktı. Kitabı radyo tiyatrosu olarak dinlediğimde, okurken ağır bulduğum bölümlerin çok daha etkileyici hale geldiğini fark ettim.
Radyo tiyatrosunda seslendirme sanatçılarının performansları, karakterlerin duygularını daha görünür kılıyor. Uzun tasvirler bile bir anlatıcının sesinde canlanınca farklı bir anlam kazanıyor. Okurken yavaş ilerlediğini düşündüğüm bazı bölümleri dinlerken büyük bir keyifle takip ettim. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, romanın kimi bölümleri radyo tiyatrosu formatında çok daha güçlü bir etki yaratıyor. Hikâyenin ritmi yükseliyor, karakterler ete kemiğe bürünüyor ve okuyucunun zihninde oluşan dünya daha canlı hale geliyor.
Bu nedenle eseri okuyacak olanlara yalnızca kitabı değil, mümkünse radyo tiyatrosunu da tavsiye ederim. Çünkü iki deneyim birbirini tamamlıyor. Kitap, detayları sindirmenizi sağlarken; radyo tiyatrosu, karakterlerin ruhunu ve atmosferi hissettiriyor.
Roman boyunca beni düşündüren temel mesele ise Doğu ile Batı arasındaki sanat anlayışı çatışması oldu. Gelenek mi önemlidir, bireysellik mi? Sanatçı kendi üslubunu yaratmalı mıdır, yoksa ustalarının izinden mi gitmelidir? Aslında bu sorular yalnızca 16. yüzyıl Osmanlı sanatçılarına ait değil; bugün de geçerliliğini koruyor.
Sonuç olarak “Benim Adım Kırmızı”, bana göre yalnızca bir roman değil, aynı zamanda sanat üzerine yazılmış büyük bir düşünce eseridir. Polisiye unsurları, aşk hikâyesi, tarihsel atmosferi ve felsefi tartışmalarıyla Türk edebiyatının en önemli yapıtlarından biri olmayı hak ediyor. Özellikle radyo tiyatrosu ile birlikte deneyimlendiğinde çok daha zenginleşen, üzerinde uzun süre düşünülebilecek bir eser.
Kitabı bitirdiğinizde katilin kim olduğunu öğrenmiş olabilirsiniz. Ama asıl önemli olan, kitabın size sordurduğu sorulardır. Ve bana göre iyi edebiyat tam da bunu yapar.
ozankemalcullu.com
Bilgiye giden yol

