Ozan Kemal Çullu’nun Kadın Yüzleri adlı kitabı, ilk bakışta bir erkeğin seks işçileriyle yaşadığı ilişkileri ve bu ilişkiler üzerinden anlattığı anıları konu ediyor gibi görünse de kitabın asıl meselesi cinsellikten çok daha derinde: yalnızlık, sevgi ihtiyacı, çocukluk yaraları, terk edilme korkusu ve insanın kendisini başkalarının yüzlerinde araması.
Kitabın anlatıcısı Dimitris Paramitis’in hayatındaki temel kırılma, doğduğu gece babasını kaybetmesidir. Babasının ölümünü uzun yıllar kendi varlığıyla ilişkilendiren Dimitris, kendisini değersiz hissetmeye başlar. Annesiyle kurduğu ilişki de onun ilerleyen yaşlarındaki kadınlara ve ilişkilere bakışını belirler. Bu nedenle kitapta kadınlar yalnızca arzu edilen bedenler değildir; anlatıcının geçmişine, korkularına, eksikliklerine ve sevgi ihtiyacına açılan kapılardır.
Dimitris’in söylediği gibi, çocukluğundan itibaren kadınların yüzlerini incelemek onun için bir tür alışkanlığa dönüşmüştür. Önce annesinin yüzünde güveni, korkuyu, endişeyi ve umudu arar. Daha sonra aynı arayışı hayatına giren diğer kadınların yüzlerinde sürdürür. Bu yüzden kitabın adı son derece anlamlıdır: Kadın Yüzleri aslında kadınların yüzlerinden çok, bir erkeğin kendi yüzünü aramasının hikâyesidir.
Çocukluk yarası ve sevgi arayışı
Kitabın en güçlü taraflarından biri, anlatıcının kendi davranışlarının altında yatan nedenleri sorgulamasıdır.
Dimitris uzun süre kadınlarla neden kalıcı ilişkiler kuramadığını anlamaya çalışır. Bir noktada bunun temelinde terk edilme ve incinme korkusunun bulunduğunu fark eder. Uzun süreli bir ilişkide karşısındaki insanın onu terk etme ihtimali vardır. Oysa para karşılığında kurulan kısa ilişkide sınırlar bellidir: ne verileceği ve ne alınacağı önceden belirlenmiştir.
Bu durum anlatıcı için bir çeşit güvenlik alanına dönüşür.
Fakat kitabın ironisi de tam burada ortaya çıkar. Dimitris, duygusal acıdan kaçmak için seçtiği bu kısa ilişkilerin sonunda yine yalnız kalır. Haz sona erdiğinde odasına döner ve kendi yalnızlığıyla baş başa kalır. Kitap bu noktada cinselliği bir çözüm olmaktan çıkarıp yalnızlığı geçici olarak uyuşturan bir araç haline getirir.
Anlatıcı bunu ilerleyen bölümlerde kendisi de açıkça fark eder. Kısa süreli hazların başlangıçta rahatlatıcı olduğunu, ancak sonrasında pişmanlık ve boşluk bıraktığını söyler.
Atina: Şehrin kendisi de bir karakter
Kitabın önemli bir bölümü Atina’da geçiyor.
Atina yalnızca olayların gerçekleştiği bir şehir değildir. Dimitris’in hayatında yeni bir başlangıcın simgesidir. Annesinin ölümünden sonra Atina’ya yerleşmesi, onun geçmişinden uzaklaşma ve kendisine yeni bir hayat kurma arzusuyla bağlantılıdır. Çocukluğundan beri Yunanistan’a karşı duyduğu ilgi de bu kararı kişisel bir kader duygusuna dönüştürür.
Atina’nın sokakları, metro istasyonları, kafeleri, eski binaları, genelevleri ve farklı milletlerden insanları kitabın atmosferini oluşturur.
Bu nedenle şehir, Dimitris’in ruh haliyle paralel ilerler.
Dışarıda sürekli hareket vardır; içeride ise yalnızlık.
Sokaklarda insanlar birbirlerinin yanından geçerken anlatıcı onların yüzlerine bakar. Bir anlamda bütün şehir onun için devasa bir “kadın yüzleri” galerisine dönüşür.
Lidya’nın anlamı
Kitabın en dikkat çekici kadın karakterlerinden biri Lidya’dır.
Lidya diğer kadınlardan farklı olarak Dimitris’in hayatında gerçek bir takıntıya dönüşür. Onu ilk gördüğünde aralarında fiziksel bir yakınlık bile gerçekleşmeden etkilenir. Daha sonra Lidya’nın ortadan kaybolması, Dimitris’in onu başka genelevlerde aramasına neden olur.
Burada Lidya’yı yalnızca bir kadın olarak okumak eksik kalır.
Lidya, Dimitris’in ulaşamadığı sevginin sembolüdür.
Alina ona yakınlık ve sıcaklık verir. Sveta onda başka duygular uyandırır. Eleni ile sohbet eder. Yağmur ona değerli olduğunu hissettirir. Yulya ile gençliğinin ilk deneyimlerine döner. Fakat Lidya’nın yeri başkadır.
Çünkü Lidya sürekli kaybolur.
Dimitris’in hayatındaki sevgi de tam olarak böyledir: Yaklaşır, umut verir ve sonra kaybolur.
Kadınlar: Beden değil, hikâye
Kitabın tartışmalı ve aynı zamanda ilginç tarafı, seks işçilerini anlatma biçimidir.
Anlatıcı kadınların bedenlerini ayrıntılı biçimde betimler. Ancak bunun yanında onların geçmişlerini, korkularını, ailelerini, ülkelerini, mutsuzluklarını ve hayallerini de merak eder.
Alina’nın çekingenliği, Eleni’nin annesini kurtarma isteği, Yulya’nın babasıyla ilgili anlattıkları ve Buse’nin kendisini duygusal olarak kapatması, kadınların yalnızca cinsel nesneler olarak görülmediğini göstermeye çalışan anlatı parçalarıdır. Örneğin Buse’nin sert ve mesafeli tavrının arkasında bir yara bulunduğunu düşünen anlatıcı, onun kendisini duygusal olarak korumaya aldığını söyler.
Fakat burada önemli bir edebî problem de ortaya çıkıyor:
Anlatıcı kadınların yaralarını çoğu zaman kendi bakış açısından yorumluyor.
Yani kadınların gerçek iç dünyalarını değil, Dimitris’in onların yüzlerinden ve davranışlarından çıkardığı anlamları okuyoruz.
Bu nedenle kitap aynı zamanda güvenilmez anlatıcı tartışmasına da açıktır.
Şefkat satın alınabilir mi?
Kitabın temel sorularından biri budur.
Dimitris için para karşılığında kurulan ilişki yalnızca cinsel bir alışveriş değildir. Onun aradığı şey çoğu zaman şefkat ve beğenilme duygusudur.
Ancak kitap boyunca bunun paradoksu sürekli karşımıza çıkar:
Para ile alınan şey gerçek sevginin yerini tutamaz.
On dakika boyunca kendisini değerli hisseden anlatıcı, süre bittiğinde yine yalnızdır.
Bu nedenle kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri aynı zamanda kitabın ana fikrini özetler:
“Satın aldığım şefkatin süresi dolmuştu.”
Bu cümlede kitapta anlatılan bütün döngü vardır:
yalnızlık → arayış → kadın → yakınlık → haz → geçici rahatlama → boşluk → yeniden yalnızlık.
Dimitris bu döngüyü defalarca tekrarlar.
Anne ve baba meselesi
Kitabın psikolojik omurgasını anne-baba ilişkisi oluşturuyor.
Baba yokluğu, anlatıcının erkeklik ve onay duygusunu etkilerken anneyle kurduğu yoğun ilişki de kadınlara yaklaşımını biçimlendirir.
Dimitris’in kendi yorumuna göre her yeni kadında aslında annesinden alamadığı sevgi ve ilgiyi aramaktadır. Gençliğindeki Yulya ile yaşadığı deneyimi anlatırken bunu açık biçimde ifade eder.
Daha ilerleyen bölümlerde de kadınları iyileştirme arzusunun arkasında kendi geçmişini iyileştirme isteği olup olmadığını sorgular. Kadınlara şefkat vererek onların değiştiğini görmekten aldığı haz, aslında kendisinin de sevgiyle değişebileceğine dair bir inançtır.
Burada kitap cinsellikten psikolojiye geçer.
Kadın artık amaç değil, ayna haline gelir.
Kitabın dili
Kadın Yüzleri oldukça doğrudan, filtresiz ve konuşma diline yakın bir anlatıma sahip.
Yazar, olayları romantikleştirmek yerine çoğu zaman olduğu gibi anlatmayı tercih ediyor. Bu durum kitabın samimiyetini güçlendiriyor.
Özellikle anlatıcının kendi zaaflarını, korkularını, kıskançlıklarını, yalnızlığını ve çelişkilerini saklamaması önemli.
Dimitris kendisini kahramanlaştırmıyor.
Tam tersine zaman zaman kendi davranışlarından rahatsız oluyor ve neden böyle davrandığını sorguluyor.
Bu açıdan kitap bir “itiraf romanı” havası taşıyor.
Ancak kitabın zayıf tarafları da var
Kitabın en belirgin problemi, cinsel sahnelerin zaman zaman anlatının önüne geçmesi.
Bazı bölümlerde fiziksel ayrıntılar uzun tutulduğu için kitabın asıl meselesi olan yalnızlık, sevgi ve psikolojik arayış geri planda kalabiliyor.
Ayrıca kadın karakterlerin bir kısmı anlatıcının gözünden çok fazla idealize ediliyor veya belirli fiziksel özellikleri üzerinden tanımlanıyor. Bu durum karakterlerin psikolojik derinliğini zaman zaman azaltıyor.
Bir başka problem ise tekrarlar.
Dimitris’in yalnızlık → şefkat arayışı → kısa ilişki → haz → pişmanlık döngüsü kitabın birçok bölümünde yeniden kuruluyor.
Bununla birlikte bu tekrarların bilinçli bir tercih olduğu da düşünülebilir. Çünkü karakterin takıntılı davranışını ve aynı döngüden çıkamamasını gösteriyor.
Kitabın asıl başarısı
Bence Kadın Yüzleri’nin en başarılı olduğu nokta, okuru “seks işçileri hakkında bir kitap okuyorum” düşüncesinden çıkarıp başka bir soruyla baş başa bırakmasıdır:
İnsan gerçekten ne arıyor?
Dimitris kadınların bedenlerini arıyor gibi görünür.
Ama aslında aradığı şey:
sevilmek,
beğenilmek,
sarılmak,
kabul edilmek,
terk edilmemek,
birinin gözlerinde kendisini değerli görmek,
çocuklukta eksik kalan sevgiyi tamamlamak,
yalnızlığını kısa süreliğine susturmak.
Bu nedenle kitabın adı son derece yerindedir.
Dimitris kadınların yüzlerine bakarken aslında kendi geçmişine bakmaktadır.
Sonuç
Kadın Yüzleri, kolay okunabilecek bir aşk veya cinsellik kitabı değil; anlatıcının kendi yaralarıyla hesaplaşmaya çalıştığı, anılarla bugünün iç içe geçtiği, otobiyografik izler taşıyan bir içsel yolculuk olarak okunabilir.
Kitabın merkezinde seks değil şefkat vardır.
Kadınlar ise bu şefkate ulaşmak için kullanılan kapılardır.
Lidya ulaşılması mümkün olmayan sevgiyi, Alina sıcaklığı, Buse duygusal kapanmayı, Eleni hüznü, Yulya gençliği ve geçmişi, Yağmur ise beğenilme ve değer görme ihtiyacını temsil eden yüzler olarak okunabilir.
Fakat bütün bu yüzlerin arkasında tek bir insan vardır:
Sevilmek isteyen Dimitris.
Kitabın belki de en acı tarafı şudur: Dimitris başkalarının bedenlerinde ve yüzlerinde yıllarca sevgi arar; fakat sonunda aradığı şeyin başkalarının vereceği sevgiden önce, kendisinin kendisine verebilmesi gereken bir sevgi olduğunu fark etmeye yaklaşır.
Bu yüzden Kadın Yüzleri, yalnızca kadınların hikâyesi değildir.
Bir erkeğin, hayatı boyunca kadınların yüzlerinde kendisini aramasının hikâyesidir.

