Türkiye’de Mustafa Kemal hakkında konuşmak çoğu zaman tarih konuşmaktan çıkar, bir kimlik tartışmasına dönüşür. Bir taraf onu yalnızca bir kurtarıcı ve kurucu olarak görürken, diğer taraf Cumhuriyet’in kuruluşunu bambaşka bir sınıfsal ve siyasal çerçeveden okur.
İbrahim Kaypakkaya’nın Mustafa Kemal yorumu tam da bu ikinci bakışın en radikal örneklerinden biridir.
Kaypakkaya için mesele Mustafa Kemal’in kişiliği değildir. Mesele, Mustafa Kemal önderliğinde kurulan devletin hangi sınıfsal temeller üzerinde yükseldiğidir.
Bu nedenle Kaypakkaya’nın metinlerinde karşımıza çıkan Mustafa Kemal, resmi tarih anlatısındaki Mustafa Kemal’den oldukça farklıdır.
“Kurtuluş” kimin kurtuluşuydu?
Resmi tarih anlatısında hikâye kabaca bellidir: Bir imparatorluk çökmüş, ülke işgal edilmiş, Mustafa Kemal önderliğinde bir Milli Mücadele başlatılmış ve sonunda bağımsız bir Cumhuriyet kurulmuştur.
Kaypakkaya ise hikâyenin burada bitmediğini söyler.
Ona göre asıl sorulması gereken, savaş kazanıldıktan sonra iktidarın kimin eline geçtiğidir.
Çünkü bir ülkenin yabancı ordular tarafından işgal edilmesine son verilmesi, toplumdaki bütün sömürü ilişkilerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Kaypakkaya’nın sınıfsal okuması tam burada devreye girer.
O, Cumhuriyet’in kuruluşunu işçi ve köylülerin siyasal iktidarı ele aldığı bir toplumsal devrim olarak değerlendirmez. Aksine, Osmanlı’nın çözülmesiyle ortaya çıkan boşlukta yeni bir Türk burjuvazisinin ve bürokratik elitin güç kazandığını savunur.
Dolayısıyla onun açısından 1923, yalnızca “yeni bir devletin kuruluş tarihi” değildir.
Aynı zamanda yeni bir egemenlik biçiminin kuruluşudur.
Mustafa Kemal neden hedefte?
Kaypakkaya’nın Mustafa Kemal’e yönelik sert eleştirisinin temel nedeni de budur.
Mustafa Kemal’i, yaşadığı dönemin siyasal ve sınıfsal ilişkilerinden bağımsız bir “tarih üstü kahraman” olarak ele almaz.
Onu, yeni devletin kuruluşunda merkezi rol oynayan siyasal lider olarak değerlendirir.
Bu bakış açısında Mustafa Kemal’in askeri başarıları inkâr edilmek zorunda değildir. Ancak askeri başarı ile toplumsal sınıfların çıkarları arasında otomatik bir bağ kurulamaz.
Bir ordu işgalci bir orduyu yenebilir.
Bir devlet bağımsızlığını ilan edebilir.
Bir rejim hukuk ve eğitim alanında büyük değişiklikler yapabilir.
Ama bütün bunlar, o devletin işçiler, köylüler veya ezilen uluslar açısından nasıl bir düzen kurduğu sorusunu ortadan kaldırmaz.
Kaypakkaya’nın yapmak istediği tam olarak budur: Mustafa Kemal’i anıtın üzerinden indirip tarihsel zemine koymak.
“Kemalizm faşizmdir”
Kaypakkaya’nın en tartışmalı tezlerinden biri burada ortaya çıkar.
O, Kemalist rejimi “faşist” olarak tanımlar.
Bu tanımlama, Cumhuriyet’in tek parti yönetimi, siyasal muhalefetin bastırılması, işçi hareketinin sınırlandırılması ve devletin toplum üzerindeki güçlü kontrolü üzerinden kurduğu siyasal değerlendirmeye dayanır.
Fakat Kaypakkaya’nın mantığı oldukça açıktır:
Bir rejimin modernleşmeci olması, onun demokratik olduğu anlamına gelmez.
Bir rejimin laiklik politikası uygulaması, işçi sınıfının özgür olduğu anlamına gelmez.
Bir rejimin emperyalist işgale karşı mücadele etmiş olması, onun bütün toplumsal sınıfların çıkarlarını temsil ettiği anlamına gelmez.
Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirisinin merkezinde bu ayrım vardır.
Onun açısından Kemalizm’in modernleşmeci niteliği ile otoriter niteliği birbirini dışlayan özellikler değildir.
Kürt meselesi: Mustafa Kemal anlatısının en zor sorusu
Kaypakkaya’nın Mustafa Kemal yorumunu resmi anlatıdan en fazla uzaklaştıran konulardan biri Kürt meselesidir.
Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Türk ulusal kimliğinin devletin temel kimliği haline gelmesini Kaypakkaya, Kürtler üzerindeki milli baskının kurumsallaşması olarak yorumlar.
Şeyh Said İsyanı, Ağrı hareketleri ve özellikle Dersim, onun analizinde önemli yer tutar.
Dersim k

