Türkiye ve ondan önceki Osmanlı İmparatorluğu, son iki yüzyıldır yalnızca bir devlet değil, bir zihniyet laboratuvarıdır. Bu coğrafyada inşa edilen şey bir toplum değil, yönetilebilir bir kitle düzenidir. Ekonomi dışa bağımlı hale getirilirken, zihinler de içeriden şekillendirilmiştir.

Bugün Türkiye’de iki kutup var sanılıyor. Oysa gerçek şu: Kutuplar yok, tek bir merkez var. Ve o merkez, farklı maskeler takarak kendini çoğaltıyor.

Bir tarafta devletin kutsallaştırıldığı, tarihin sorgulanamaz hale getirildiği bir yapı… Diğer tarafta dinin tartışılmaz bir otoriteye dönüştürüldüğü başka bir yapı. Ama her ikisi de aynı şeyi üretir: itaat.

Toplumun büyük çoğunluğu bu iki programdan birini çalıştıran birer zihin haline gelmiştir. “Sizi en çok etkileyen kitap hangisi?” sorusuna verilen cevapların büyük kısmının ya Kur’an ya da Nutuk olması, bireysel düşüncenin değil, yüklenmiş kimliklerin konuştuğunu gösterir. İnsanlar kitap seçmez; kimliklerini tekrar eder.

Bu durum bir sonuç değil, bir üretimdir.

Çocuk daha okula başladığı anda şekillendirilir. Mustafa Kemal Atatürk üzerine kurulan mutlak kahraman anlatısı ile eleştiri alanı kapatılır. Aynı anda zorunlu din dersleriyle inanç, sorgulanamaz bir alan haline getirilir. Böylece iki farklı yol değil, aynı hedefe çıkan iki koridor oluşturulur: düşünmeyen insan.

12 Eylül Darbesi bu sistemin yeniden yazıldığı andır. Bu bir darbe değil, bir reset işlemidir. Toplumun hafızası, refleksleri ve sınırları yeniden kodlanmıştır. İtaat, güvenlik adı altında normalleştirilmiştir.

Daha geriye gidildiğinde de tablo değişmez. Ali Şükrü Bey gibi muhalif figürlerin ortadan kaldırılması, siyasetin tek sesli hale getirilmesi ve ardından yeni düzenin ilan edilmesi, bu coğrafyada gücün nasıl tesis edildiğini açıkça gösterir: alternatif yok edilir, sonra “tek seçenek” sunulur.

Bugün Türkiye’de özgür düşünce nadir bir anomali gibidir. Gerçek anlamda bağımsız düşünebilenler ya yalnızdır ya da bu sistemin dışında, çoğu zaman ülke dışında yaşamaktadır. Çünkü bu yapı farklı olanı dönüştürmez; ezer veya dışarı atar.

Ve en sert gerçek şudur:

Bu toplumda insanlar baskı altında olduklarını bile fark etmez. Çünkü baskı dışarıdan değil, içeriden kurulmuştur. İnsan, kendi zihninin gardiyanı haline getirilmiştir.

Bu yüzden mesele “hangi taraf haklı” değildir. Mesele, tarafların kendisinin bir yanılsama olmasıdır.

Çözüm bir üçüncü kutup değildir. Yeni bir ideoloji değildir. Yeni bir lider de değildir.

Çözüm, bütün bu inşa edilmiş anlamların yıkılmasıdır.

Devlet kutsal değildir.
Din dokunulmaz değildir.
Tarih değiştirilemez bir gerçek değildir.

Her şey sorgulanabilir olmalıdır.

Gerçek özgürlük, insanın hiçbir şeye ait olmama cesaretiyle başlar.

Ve bu cesaret, bu topraklarda en tehlikeli şeydir.

İstersen bunu daha da “manifesto” gibi, kısa cümleli ve vurucu bir metne dönüştürebiliriz ya da doğrudan kitap bölümü haline getirebiliriz.

Türkiye: Zihinlerin Kuşatılması ve Kırılması Gereken Düzen

Yazı dolaşımı


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir