İskoç aksanı ile ilk tanışıklığım yayınlandığı 1996 yılında dünya çapında üne kavuşan ve bir kült film olan “Trainspotting” filmidir. Sanki Quentin Tarantino’nun yaptığı film olan “Ucuz Roman” filmine bir Britanya tarzı cevap gibiydi. O filme İskoç aksanı ve İskoç kültürüne bir sempati duymaya başladım. Tabii ki 1995 yapımı “Cesuryürek” filmi de buna katkı yapmıştır. Bunun diğer sebebi yine 1996 yılında İstanbul’da içine girdiğim “Britanyalı Cemaati” de buna etki etmiştir. Cemaat diyince dini bir olgu anlaşımasın “Camia” desek daha doğru olur. Britanya kökenli ülkelere ait insanların İstanbul’da oluşturduğu insanlar. İçinde her milletten insan vardı. Avustralyalı, Yeni Zelandalı, İskoçyalı ve İngilizler. Avustralya’da yaşayan çok iskoç asıllı insan da var. Bu çevrede onların konuştukları iskoç aksanı çok belli oluyordu. iskoçlar izole bir bölgede olduğu için İngizler kadar bozulmamışlardır. Daha sıcak, içten ve samimi insanlardır. Onlarla ilgili filmleri de izlemeyi çok severim. Böyle bir film ararken bu filmi buldum. “Meleklerin Payı” Filmi izledim ama film baştan sona geçiştirilmişti.

Bazı hayal kırıklıkları vardır ki, sıradan bir yönetmenden değil de sinema tarihinde güçlü bir yer edinmiş bir ustadan geldiğinde daha derin hissedilir. Ken Loach, yalnızca bir yönetmen değil; İngiliz toplumsal gerçekçi sinemasının en önemli temsilcilerinden biridir. *Kes* (1969), *Raining Stones* (1993) ve daha sonra *I, Daniel Blake* (2016) gibi filmleriyle, sistemin ezdiği insanları yalın ama sarsıcı bir dille anlatmış, seyirciyi rahatsız etmekten çekinmemiştir. Onun sineması genellikle “rahat” değildir; aksine yüzleşmeye zorlar.

Tam da bu yüzden The Angels’ Share böylesine büyük bir hayal kırıklığı yaratır.

İlk bakışta film, Loach’un alışıldık dünyasına ait gibi görünür: yoksulluk, şiddet döngüsü ve ikinci bir şans arayan insanlar. Robbie karakteri de bu çizgide yer alır. Ancak Loach’un önceki filmlerindeki karakterlerin aksine, Robbie derinlikten yoksundur. Onun dönüşümü, Loach’un alıştığımız ağır ve inandırıcı karakter gelişiminden uzak, yüzeysel ve aceleye getirilmiş hissi verir. Sanki karakter değil, senaryo değişmek zorundadır.

Loach’un kariyerini düşündüğümüzde bu daha da çarpıcı hale gelir. Çünkü Loach sineması genellikle kolay çözümleri reddeder. Bireylerin sistemden “şans eseri” kurtulabileceği fikrine mesafeli durur. Ancak *The Angels’ Share* tam olarak bunu yapar. Robbie’nin nadir viskiler dünyasına adım atması, organik bir gelişimden çok, senaryonun sunduğu bir kaçış kapısıdır. Bu durum, Loach’un kendi sinemasal ilkeleriyle çelişir gibi durur.

Filmin ton sorunu da bu çelişkiyi derinleştirir. Loach, mizahı her zaman ustalıkla kullanmıştır; ancak bu mizah genellikle gerçekliğin içinden doğar ve dramatik etkiyi zayıflatmaz. Burada ise film, yer yer neredeyse bir “soygun komedisi”ne dönüşür. Abartılı yan karakterler ve hafif anlatım, hikâyenin ciddiyetini gölgeler. Bir sahnede sınıfsal eşitsizlikleri düşünmemiz beklenirken, bir sonraki sahnede neredeyse karikatürize edilmiş olaylarla karşılaşırız. Bu dengesizlik, filmi zenginleştirmek yerine zayıflatır.

Viski teması ise kaçırılmış büyük bir fırsattır. “Angels’ Share” kavramı—yani viskinin yıllanırken buharlaşan kısmı—çok güçlü bir metafor olabilirdi: kaybolan hayatlar, görünmeyen fedakârlıklar, sistemin emdiği umutlar… Ancak film bu potansiyelin yalnızca etrafında dolaşır, derinleşmez. Sonuçta viski, anlam taşıyan bir sembol olmaktan çok, hikâyeyi kolayca çözen bir araç haline gelir.

Yan karakterler de benzer şekilde yüzeyseldir. Loach’un önceki filmlerinde gördüğümüz çok katmanlı, yaşayan karakterlerin yerini burada daha çok işlevsel figürler alır. Hikâyeye katkıları sınırlıdır; çoğu zaman yalnızca mizah unsuru olarak kullanılırlar.

Görsel açıdan film, Loach’un bilindik sade stilini sürdürür: doğal ışık, gerçek mekânlar, gösterişsiz kamera kullanımı. Ancak bu kez bu stil, güçlü bir anlatım tercihi olmaktan ziyade alışkanlık gibi hissettirir. Görsellik, hikâyeyi derinleştirmez; sadece eşlik eder.

Sonuç olarak *The Angels’ Share*, kötü bir film olmaktan ziyade, eksik ve taviz verilmiş bir filmdir. Ken Loach sinemasının dış kabuğunu taşır, ama içindeki o keskin eleştirel ruhu barındırmaz. Seyirciyi sarsmak yerine rahatlatır, yüzleşme yerine kaçış sunar. Ve Loach gibi bir yönetmenden beklenen düşünüldüğünde, bu durum sadece bir hayal kırıklığı değil—aynı zamanda geri çekiliş hissi yaratır.

“Meleklerin Payı” ve “Ken Loach” Üzerine Sert Bir Eleştiri

Yazı dolaşımı


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir